Geçenlerde bir çocukla etkinlik yapıyoruz. Masaya oturduk, birlikte basit bir çalışma yapacağız. Daha iki dakika geçmeden kıpırdanmaya başladı. Sonra kalemi bıraktı, etrafına bakındı, ayağa kalktı. “Sıkıldım” dedi. Henüz başlamamıştık bile.
Aynı çocuğun annesiyle konuşurken şunu öğrendim: Evde tablette saatlerce oyun oynayabiliyor. Üstelik öyle kolay oyunlar da değil, dikkat isteyen, hızlı tepki gerektiren oyunlar. Orada sıkılmıyor. Ama gerçek hayatta, iki dakika odaklanmakta zorlanıyor.
Bu tablo artık istisna değil. Neredeyse her gün benzer örneklerle karşılaşıyorum.
Bugünün çocuklarının en büyük sorunlarından biri dikkat eksikliği gibi görünüyor. Ama çoğu zaman mesele dikkat eksikliği değil. Mesele, beynin sürekli uyarılmaya alışmış olması.
Çünkü çocukların maruz kaldığı uyaran miktarı hiç olmadığı kadar fazla.
Ekranlar sürekli hareketli. Renkler hızlı değişiyor. Sesler yüksek. Görseller yoğun. Bir video bitmeden diğeri başlıyor. Çocuk bir içeriğe odaklanmadan, yenisine geçiyor. Her şey hızlı, her şey anlık.
Beyin de buna uyum sağlıyor.
Sürekli hızlı uyarana maruz kalan bir beyin, yavaş olanı tolere etmekte zorlanıyor. Çünkü gerçek hayat, ekran kadar hızlı değil. Bir oyunu kurmak zaman alır. Bir şey öğrenmek tekrar ister. Bir etkinliğin içine girmek sabır gerektirir.
Ama beyin hızlanmaya alıştığında, bu süreçler “sıkıcı” gelmeye başlar.
Geçenlerde bir öğretmen şöyle söyledi: “Eskiden çocuklar bir etkinliği yarım saat sürdürebiliyordu, şimdi beş dakika sonra dağılıyorlar.” Bu sadece sınıfın yönetimiyle ilgili bir durum değil. Bu, çocukların nörolojik olarak değişen bir alışkanlığının sonucu.
Çocuk sıkıldığı için bırakmıyor. Beyni artık o tempoya dayanamıyor.
Burada önemli bir nokta var. Çocuklar tembel değil. İsteksiz değil. Yanlış öğrenilmiş bir hızın içinde yaşıyorlar.
Bir başka örnek… Bir çocuk kitap okumaya başlıyor, iki sayfa sonra bırakıyor. Ama aynı çocuk sosyal medyada ya da videolarda saatler geçirebiliyor. Bu durum çoğu zaman “isteksizlik” olarak yorumlanıyor. Oysa mesele istek değil, alışkanlık.
Kitap sabır ister. Görsel uyarı azdır. Zihinsel çaba gerektirir. Ama ekran hazır sunar. Çocuk sadece izler.
Beyin doğal olarak kolay olanı seçer.
Bir süre sonra zor olan her şeyden kaçınma başlar.
Bu sadece akademik becerileri etkilemez. Duygusal dayanıklılığı da etkiler. Çünkü sabretmek, beklemek, zorlanmak… bunların hepsi zihinsel dayanıklılıkla ilgilidir.
Sürekli uyarılan bir beyin, bu süreçlere alışık değildir.
Çocuk hemen sonuç ister.
Hemen eğlenmek ister.
Hemen başarmak ister.
Olmadığında ise hızla sıkılır, vazgeçer ya da öfkelenir.
Aileler bu noktada genelde çözümü daha fazla uyaran sunmakta bulur. “Sıkıldıysan başka bir şey yapalım”, “Hadi şunu açalım”, “Hadi yeni bir şey deneyelim…”
Ama aslında bu yaklaşım sorunu çözmez, büyütür.
Çünkü çocuk şunu öğrenir: “Ben sıkıldığımda hemen bir şey değişir.”
Oysa gerçek hayat böyle işlemez.
Sıkılmak, zihnin yavaşladığı bir alandır. Ve tam da bu alanda üretim başlar. Hayal kurmak, oyun geliştirmek, düşünmek… hepsi bu boşlukta oluşur.
Ama o boşluk sürekli doldurulursa, çocuk kendi iç dünyasına dönmeyi öğrenemez.
Bir süre sonra dışarıdan gelen uyarana bağımlı hale gelir.
Bu yüzden bazı çocuklar sessiz bir ortamda duramaz. Sürekli bir şey izlemek, bir şey yapmak ister. Çünkü durmak zor gelir.
Aslında duramayan şey çocuk değil, alıştığı hızdır.
Burada ebeveynlere düşen en önemli şey, çocuğun hayatındaki uyaranları azaltmaktır. Her anını doldurmak yerine, boşluk bırakmaktır.
Çocuk sıkıldığında hemen müdahale etmemek, onun kendi çözümünü bulmasına izin vermek gerekir.
Ekran süresini sınırlamak, ama daha önemlisi ekran dışındaki hayatı anlamlı hale getirmek gerekir. Birlikte geçirilen zaman, sohbet, basit oyunlar… Bunlar düşündüğümüzden çok daha değerlidir.
Çünkü çocuk en çok ilişkiden beslenir.
Sonuç olarak mesele çocukların dikkatini toplaması değil, beynin yeniden yavaşlamayı öğrenmesidir.
Ve bu mümkün.
Ama önce şunu kabul etmek gerekir:
Sorun çocukta değil.
Sorun, çocuğun maruz kaldığı hızda.
Çocuklar durabilir.
Ama önce biz onların hayatını biraz yavaşlatabilmeliyiz.

