Son günlerde gelen haberleri izlemek gerçekten zorlaştı. Bir okulda yaşanan şiddet olayı, başka bir şehirde bir öğrencinin intiharı, ardından bir başka okuldan gelen saldırı haberi… Bu tür olaylar eskiden çok daha nadir görülürdü. Şimdi ise giderek daha sık karşılaşıyoruz. Üstelik bu olayların failleri çoğu zaman ortaokul ya da lise çağındaki gençler oluyor. Bu durum hepimizi derinden sarsıyor ve aslında çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Çocuklarımıza ne oluyor?
Bugünün çocukları ve gençleri, geçmiş nesillerden çok farklı bir dünyada büyüyor. Teknolojinin, sosyal medyanın ve dijital dünyanın tam ortasında büyüyen bir kuşaktan söz ediyoruz. Bu kuşak, bilgiye çok hızlı ulaşabiliyor, dünyayı anında takip edebiliyor, binlerce kişiyle iletişim kurabiliyor. Ancak tüm bu bağlantıya rağmen, gençlerin duygusal olarak daha yalnızlaştığını gözlemliyoruz.
Birçok genç sosyal medyada oldukça aktif. Paylaşımlar yapıyor, içerikler üretiyor, arkadaş listeleri oldukça kalabalık. Ancak bu kalabalığın içinde gerçek bir bağ kurmakta zorlanabiliyorlar. Gerçek hayatta kendini ifade etmekte zorlanan, duygularını paylaşacak bir yetişkin bulamayan, anlaşılmadığını hisseden gençlerin sayısı giderek artıyor. Bu yalnızlık duygusu, özellikle ergenlik döneminde çok daha hassas bir hal alıyor.
Ortaokul ve lise dönemi, bireyin kimliğini aradığı, kendini tanımaya çalıştığı ve aidiyet duygusuna en çok ihtiyaç duyduğu dönemdir. Bu dönemde gençler değerli hissetmek ister, anlaşılmak ister, bir gruba ait olmak ister. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında gençlerde yalnızlık, öfke ve umutsuzluk duyguları gelişebilir. Bazı gençler bu duyguları içe yöneltir. İçe kapanır, depresif belirtiler gösterir, kendini değersiz hisseder. Bazı gençler ise bu duyguları dışa yöneltir. Öfke, saldırganlık ve şiddet davranışları ortaya çıkabilir.
İnternet çağının bir başka etkisi de şiddetin normalleşmesidir. Gençler artık şiddeti sadece gerçek hayatta değil, ekranlarda da sürekli görüyor. Oyunlarda, videolarda, sosyal medya içeriklerinde şiddet sıradan bir görüntü haline gelebiliyor. Sürekli şiddet içeriklerine maruz kalmak, zamanla duyarsızlaşmaya neden olabiliyor. Bu da gençlerin problem çözme becerilerini olumsuz etkileyebiliyor. Öfke karşısında çözüm üretmek yerine, tepkisel davranışlar gelişebiliyor.
Bununla birlikte, gençlerin yaşadığı baskı da giderek artıyor. Akademik başarı beklentisi, gelecek kaygısı, sosyal medya üzerinden yapılan kıyaslamalar, arkadaş ilişkilerindeki zorluklar gençleri duygusal olarak yoruyor. Özellikle sosyal medya, gençlerin kendilerini sürekli başkalarıyla karşılaştırmasına neden oluyor. Başkalarının hayatını daha iyi, daha başarılı ve daha mutlu gören gençler, kendi hayatlarını yetersiz hissetmeye başlayabiliyor.
Bu durum zamanla özgüven kaybına, değersizlik duygusuna ve umutsuzluğa dönüşebiliyor. Özellikle ergenlik döneminde bu duygular çok yoğun yaşanabiliyor. Kendini yalnız hisseden, anlaşılmadığını düşünen ve çıkış yolu bulamayan gençler, bazen çok tehlikeli düşünceler geliştirebiliyor. Bu nedenle son dönemde artan intihar vakaları ve okul içi şiddet olayları, sadece bireysel bir sorun olarak görülmemeli. Bu durum, gençlerin ruh sağlığı açısından ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.
Bu tür olaylar genellikle bir anda ortaya çıkmaz. Öncesinde mutlaka bazı sinyaller olur. İçe kapanma, arkadaşlardan uzaklaşma, aşırı öfke, ders başarısında düşüş, yalnız kalma isteği, umutsuzluk ifadeleri bu sinyaller arasında yer alabilir. Ancak çoğu zaman bu belirtiler fark edilmez ya da ergenlik döneminin doğal bir parçası olarak değerlendirilir. Oysa bu değişimler, gencin yardım ihtiyacını gösteriyor olabilir.
Bu noktada ailelere önemli sorumluluklar düşüyor. Ergenlik dönemindeki gençler dışarıdan bakıldığında daha bağımsız görünür. Ancak bu dönemde aile desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyarlar. Yargılamadan dinlenmek, eleştirilmeden anlaşılmak, fikirlerinin önemsendiğini hissetmek gençler için çok değerlidir. Bazen sadece kısa bir sohbet, birlikte geçirilen bir zaman bile genç için güçlü bir koruyucu faktör olabilir.
Okulların rolü de bu süreçte oldukça önemlidir. Okullar sadece akademik başarıya odaklanan kurumlar olmaktan çıkmalı, öğrencilerin duygusal gelişimini de destekleyen alanlara dönüşmelidir. Rehberlik çalışmaları, psikolojik destek hizmetleri ve güvenli okul ortamları gençlerin sağlıklı gelişimi açısından büyük önem taşımaktadır.
Bugünün gençleri teknolojinin içinde büyüyor. Ancak duygusal olarak daha kırılgan bir dönemde büyüyorlar. Bu nedenle gençlerin en çok ihtiyacı olan şey daha fazla başarı baskısı değil, daha fazla anlaşılmaktır. Görülmek, dinlenmek ve değerli hissetmek gençlerin ruh sağlığı için en önemli ihtiyaçlardan biridir.
Bir genç sessizleştiğinde, yalnızlaştığında ya da öfkelendiğinde bunu sadece bir davranış problemi olarak görmek yeterli değildir. Bu durum, gencin iç dünyasında yaşadığı zorlukların bir yansıması olabilir. Bu nedenle gençleri daha dikkatle gözlemlemek, duygularını anlamaya çalışmak ve onlarla güçlü bir bağ kurmak her zamankinden daha önemlidir.
Çünkü bazen bir gencin sessizliği, aslında bir yardım çağrısıdır. Ve bu çağrıyı fark etmek, bir hayatın yönünü değiştirebilir.

