Son yıllarda çocuklarla ilgili en sık duyduğum cümlelerden biri şu:
“Hiç oyun kurmuyor.”
“Çabuk sıkılıyor.”
“Eline bir şey vermezsek ne yapacağını bilmiyor.”
Ve sonra şu ekleniyor:
“Bizim zamanımızda çocuklar böyle değildi.”
Haklılar. Değildi.
Ama çocuklar değişmedi. Dünya değişti. Biz değiştik. Ve çocukluk, bu değişimin ortasında sıkıştı. Oyun, çocuğun diliydi. Şimdi o dili biz sürekli tercüme etmeye, yönlendirmeye, hızlandırmaya çalışıyoruz. Eskiden oyun boşlukta doğardı. Şimdi boşluk bırakmıyoruz.
Bir çocuğun canı sıkıldığında hemen bir çözüm sunuyoruz. Bir oyuncak. Bir etkinlik. Bir ekran. Bir plan. Âmâ oyun tam da sıkıntıdan doğar sıkıntıyı ortadan kaldırdığımızda, oyunun kapısını da kapatmış oluyoruz.
Bugün birçok çocuk oyun kuramıyor çünkü oyun kurmasına gerek kalmıyor. Her şey onun adına çoktan kurulmuş oluyor. Oyuncağın ne olduğu belli, nasıl oynanacağı belli, süresi belli, sonucu belli. Çocuğun yapması gereken tek şey takip etmek.
Oysa gerçek oyun, yönü belirsiz olandır. Kuralsız başlar, kuralını çocuk koyar. Başlangıcı vardır ama sonu yoktur. Çocuklar artık buna çok az alan bulabiliyor. Bir de yetişkin müdahalesi meselesi var. Oyun oynarken bile rahat duramıyoruz. “Öyle değil böyle”, “Dikkat et”, “Şunu şöyle yapsana” diye oyunun içine giriyoruz. İyi niyetle. Öğretmek için. Ama fark etmeden oyunu yönetiyoruz. Çocuk da geri çekiliyor. Çünkü oyun onun alanı olmaktan çıkıyor.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Sürekli yönlendirilen çocuk, oyun kuramaz.
Sürekli izlenen çocuk, hayal kuramaz.
Oyun kurmak, deneme cesareti ister. Yanlış yapma özgürlüğü ister. Saçma olma hakkı ister. Ama çocuk her an düzeltiliyorsa, oyunun da içi boşalıyor.
Bir diğer mesele zaman. Çocukların gerçekten serbest olduğu zamanlar çok azaldı. Okul, kurs, etkinlik, program… Her şey “verimli” olmak zorunda. Oyun bile. “Eğitici mi?”, “Geliştiriyor mu?” diye soruyoruz.
Ama oyun zaten gelişimin kendisidir. Onu ekstra faydalı hale getirmeye çalıştıkça, doğal halini bozuyoruz.
Oyun kuramayan çocuk tembel değildir. Yaratıcılığı yok olmamıştır. Sadece yeterince yalnız bırakılmamıştır. Yalnızlık derken terk edilmeyi kastetmiyorum. Alan açmayı kastediyorum. Çocuğun kendi iç sesiyle baş başa kalabildiği anları.
Bir de şu var: Oyunu sürekli dışarıda arıyoruz. Oyuncakta, materyalde, mekânda. Oysa oyun çocuğun içinden çıkar. Ama çocuk sürekli uyarılıyorsa, sürekli ekranla meşgulse, sürekli biriyle temas halindeyse iç sesiyle bağlantısı zayıflar.
Bugün çocukların “oyun kuramıyor” olmasının en büyük sebeplerinden biri de ekranlar. Ekran, çocuğun hayal gücünü tüketmez ama onu hazır görüntülerle doldurur. Çocuk izler, takip eder, tüketir. Ama üretmez. Oyun ise üretim ister.
Ekranla çok zaman geçiren çocuk, gerçek hayatta oyuna başladığında çabuk sıkılır. Çünkü oyun yavaştır. Ekran hızlıdır. Oyun sabır ister. Ekran anında ödül verir.Ve çocuk, yavaş olana tahammül etmekte zorlanır.
Ailelere burada düşen rol çok net: Oyunu çocuğa geri vermek. Karışmadan. Yönetmeden. Acele etmeden. Her oyunun “doğru” oynanışı olmak zorunda değil. Her oyunun bir yetişkin yorumu olmak zorunda hiç değil. Bazen en iyi yaptığımız şey, geri çekilmek. Bir çocuk kendi oyununu kurabildiğinde, sadece vakit geçirmez. Düşünür. Dener. Hayal kırıklığı yaşar. Yeniden başlar. Yani hayata hazırlanır.
Oyun kurabilen çocuk, ileride problem çözebilen çocuktur. Yaratıcı düşünebilen, bekleyebilen, hayal edebilen yetişkinler; çocukken oyun kurmasına izin verilenlerdir.
Belki de bugün yapmamız gereken şey çok basit:
Çocukların oyununa değil, bizim kontrol ihtiyacımıza sınır koymak. Çünkü oyun kaybolmadı. Biz fazlasıyla araya girdik.

