Son yıllarda ebeveynlerden en sık duyduğum cümleler birbirine çok benziyor:
“Eskisi gibi değil”,
“Çok çabuk öfkeleniyor”,
“Hiçbir şeyden memnun olmuyor”,
“Bizi duymuyor gibi.”
Bu cümleler farklı evlerden, farklı sosyoekonomik koşullardan, farklı yaş gruplarından geliyor. Ortak nokta ise şu: Çocuklar değişmedi, onların büyüdüğü dünya değişti. Ve bu değişim, çocukların gelişimini doğrudan etkiliyor.
Bugün çocuklarda en sık gözlenen sorunlar dikkat süresinin kısalması, duygularını düzenlemekte zorlanma, sabırsızlık ve sosyal ilişkilerde yüzeysellik. Bu tabloyu sadece “çağın gereği” diyerek geçiştirmek mümkün değil.
Bu Noktaya Nasıl Geldik?
Çocuklar artık çok erken yaşta hızlı, yoğun ve sürekli bir uyarana maruz kalıyor. Ekranlar, sesler, ışıklar, oyuncaklar, aktiviteler… Bir çocuğun sinir sistemi henüz bu kadar uyaranı işleyecek olgunlukta değilken, biz ondan yetişkinler gibi uyum sağlamasını bekliyoruz.
Özellikle okul öncesi dönemde çocukların en temel ihtiyacı; yavaşlık, tekrar ve ilişki. Ancak günümüz temposu çocuğa şunu söylüyor: “Hızlı ol, sıkılma, hemen başka bir şeye geç.”
Bu durum zamanla şuna dönüşüyor:
Çocuk sıkılmaya tahammül edemiyor. Bekleyemiyor. Hayal kurmakta zorlanıyor. Duygusu yoğunlaştığında onu regüle edecek içsel araçlara sahip olamıyor.
Ve biz bunu çoğu zaman “problemli davranış” olarak etiketliyoruz.
Davranış, Her Zaman Bir Mesajdır
Bir çocuğun öfke nöbeti geçirmesi, sürekli ağlaması ya da içine kapanması tesadüf değildir. Davranış, çocuğun dili gibidir. Söyleyemediğini davranışıyla anlatır.
“İlgine ihtiyacım var.”
“Yoruldum.”
“Sınır istiyorum.”
“Ne hissediyorum bilmiyorum.”
Bu mesajlar görülmediğinde çocuk daha yüksek sesle anlatmaya çalışır. İşte tam bu noktada ebeveynler kendilerini çaresiz hisseder.
Peki Ne Yapmalı?
Çözüm karmaşık değil ama emek ister.Öncelikle çocukların ekranla ilişkisini gözden geçirmek gerekiyor. Burada yasaklardan değil, dengeden söz ediyorum. Ekran, çocuğun hayatındaki temel düzenleyici haline geldiyse bu, gelişimsel olarak ciddi bir alarmdır.
İkinci olarak çocukların serbest oyuna ihtiyacı var. Yetişkin tarafından yönlendirilmeyen, sonucu önemsenmeyen, çocuğun kendi dünyasını kurabildiği oyunlar… Bu oyunlar, çocuğun duygusal dayanıklılığını artırır.
Bir diğer önemli nokta sınırlar. Sınır, çocuğu kısıtlamak değil, ona güvenli bir alan sunmaktır. Tutarlı sınırlar olan çocuk, dünyayı daha anlaşılır bir yer olarak algılar.
Ve belki de en zor olanı: Yetişkinin kendine bakması. Çocuk, en çok söyleneni değil, en çok gördüğünü yapar. Duygularını yönetemeyen bir yetişkinin, çocuğa bunu öğretmesi mümkün değildir.
Son Söz Yerine
Çocuklar “zor” oldukları için değil, dünyaya uyum sağlamaya çalıştıkları için zorlanıyorlar. Onları hızlandırmak yerine yavaşlatmaya, susturmak yerine dinlemeye, düzeltmek yerine anlamaya ihtiyacımız var.
Çocuk gelişimi; yöntemler, kitaplar ve listelerden ibaret değil. İlişkiyle, temasla ve farkındalıkla ilerleyen bir süreç.
Çocuğa değil, önce yetişkine bakmak gerekir. Çünkü çocuklar, bize rağmen değil, bizimle birlikte büyürler.

