Bir anaokuluna girdiğinizde çocukların çok sakin, çok düzenli ve neredeyse hiç zorlanmıyor gibi görünmesi ilk bakışta güven verici olabilir. “Ne kadar uyumlu çocuklar” denir. Ama çocuk dünyasında her şeyin bu kadar pürüzsüz olması her zaman sağlıklı bir tablo değildir. Çünkü çocuk dediğimiz şey, doğası gereği üzülür, kızar, ağlar, kıskanır, bazen taşar. Bu duyguların hiç görünmediği bir ortamda durup düşünmek gerekir: Bu çocuklar gerçekten sakin mi, yoksa sakin olmaları mı bekleniyor?
Çocuk ağladığında “bir şey yok”, korktuğunda “abartma”, öfkelendiğinde “ayıp” deniyorsa, çocuk çok erken yaşta önemli bir şey öğrenir. Duygularını düzenlemeyi değil, gizlemeyi. Bir süre sonra ağlamaz, kızmaz, itiraz etmez. Dışarıdan bakıldığında uyumlu bir çocuk vardır. İçeride ise anlaşılmamış, bastırılmış ve yalnız bırakılmış bir duygu dünyası oluşur.
Duygularına alan tanınmayan çocuk, zamanla yetişkinlerin beklentisine göre şekillenmeye başlar. Ne zaman konuşması, ne zaman susması, ne zaman “uygun” olması gerektiğini öğrenir. Bu çocuklar çoğu zaman yaşından büyük görünür. Olgun, sorunsuz, kendi kendine yetiyor gibi. Ama bu olgunluk gerçek bir içsel güçten değil, uyum sağlama zorunluluğundan gelir. Kendi ihtiyacını ertelemeyi, karşısındakini üzmemeyi, sorun çıkarmamayı öncelik haline getirir.
Bu durum çocuğun benlik algısını yavaş yavaş zedeler. Çünkü çocuk kendini olduğu haliyle değil, kabul gördüğü haliyle değerli hissetmeye başlar. Üzgünken değil, sakin olduğunda. Kızgınken değil, sustuğunda. Böyle büyüyen çocuklar ilerleyen yıllarda sınır koymakta zorlanır, hayır demekte güçlük çeker, ilişkilerinde kendi ihtiyaçlarını geri plana atar. Duygular kaybolmaz; sadece daha karmaşık yollarla kendini göstermeye başlar.
Anaokulu sadece davranış öğretme yeri değildir. Aynı zamanda duygularla kalmayı öğrenme alanıdır. Bir çocuk üzgünken yanında durulabiliyor mu? Öfkelendiğinde hemen susturuluyor mu, yoksa sakinleşmesi için zaman tanınıyor mu? Duygular hızla bastırılıp çocuk “normale” mi döndürülüyor, yoksa o duygu görülüp taşınıyor mu? Bu sorular, bir okulun eğitim anlayışını broşürlerden çok daha net anlatır.
Bazı ortamlarda çocukların canı sıkılmasına da tahammül edilmez. Hemen oyalanır, yönlendirilir, dikkati başka yere çekilir. Oysa can sıkıntısı da bir duygudur. Ve çocuk için önemli bir eşiktir. O boşluklarda çocuk düşünür, bekler, kendiyle kalır. Duygularına alan açılan çocuk, sıkıntıyla da baş etmeyi öğrenir. Bastırılan çocuk ise her rahatsızlıkta dışarıdan bir müdahaleye ihtiyaç duyar.
Gerçek güven, çocuğun hiç zorlanmaması değildir. Gerçek güven, zorlandığında yalnız bırakılmamasıdır. Duygularına alan açılan çocuk kendini ifade etmeyi öğrenir. Kızgınken zarar vermeden anlatmayı, üzgünken yardım istemeyi, korktuğunda kaçmak yerine paylaşmayı dener. Empati de tam olarak burada gelişir. Sessizlikle değil, görülerek.
Bir çocuğun ağlamasını durdurmak kolaydır. Zor olan, o ağlamanın yanında kalabilmektir. Ama çocukların asıl ihtiyacı tam olarak budur. Duygularını bastırmayı değil, taşımayı öğrenmeleri. Anaokulu dediğimiz yer, tam da bu becerilerin temellerinin atıldığı yerdir.
Bir okulu, bir eğitim ortamını değerlendirirken çocukların ne kadar uslu olduğuna değil, üzgünken ne kadar anlaşılabildiğine bakmak gerekir. Çünkü çocuklar duygularını susturarak değil, duyularak büyür.

