Akşam olunca şehir susuyor sanıyoruz.
Oysa şehir susmuyor; sadece hikâyelerini pencerelerin arkasına çekiyor.
Birer birer ışıklar yanıyor evlerde. Sokaktan geçen biri için hepsi aynı: Sıcak, güvenli, sakin…
Ama hiçbir pencere, ardında yaşananları anlatacak kadar şeffaf değil.
Bir evde akşam yemeği hazırlanıyor. Bir evde yıllardır aynı masaya oturan iki insan, artık birbirine söyleyecek söz bulamıyor. Bir evde bir çocuk gülüyor. Bir başka evde biri, herkes uyusun diye bekleyip sessizce ağlıyor. Bir evde birileri dönsün diye kapı gözleniyor. Bir diğerinde ise dönmesi beklenen kişinin artık hiç dönmeyeceği kabullenilmeye çalışılıyor.
Ve dışarıdan bakan herkes aynı şeyi düşünüyor:
“Ne güzel ışığı yanıyor.”
Belki de insanları en çok burada yanılıyoruz.
Işığı yanıyor diye bir evin içinde huzur olduğunu sanıyoruz. Birinin gülümsediğini görünce hayatının güzel gittiğine inanıyoruz. Güçlü durana, hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi davranıyoruz.
Oysa bazı insanlar karanlıklarını kimse görmesin diye ışıklarını yakıyor.
Bazı evlerde ışık, mutluluğun değil; devam etme çabasının işaretidir.
Bir anne çocuğu korkmasın diye gülümser. Bir baba evin yükünü belli etmemek için susar. Bir kadın, kırıldığını kimse anlamasın diye “iyiyim” der. Bir adam, eve girerken yüzündeki yorgunluğu kapının dışında bırakmaya çalışır.
Kim bilir kaç evde, herkes birbirine iyi görünmeye çalışırken aslında herkes biraz eksiktir?
Çünkü hayat bize çoğu zaman şunu öğretiyor:
İnsanların gösterdiğiyle yaşadığı aynı şey değildir.
Bir pencerenin önünden geçerken içerideki hayatı bilmeden hüküm veriyoruz.
“Onların ne güzel hayatı var.”
Nereden biliyoruz?
Belki o evde yıllardır bir özlem büyüyor. Belki birinin adı artık yüksek sesle söylenmiyor. Belki sofrada bir tabak eksik. Belki bir koltuk hâlâ boş ama kimse kaldırmaya kıyamıyor. Belki de herkes birbirinin yanında ama kimse kendini gerçekten anlatamıyor.
Bazen bir evin en aydınlık odasında bile insan kendini karanlıkta hissedebilir.
Bazen de küçücük bir lambanın altında, kimsenin bilmediği yepyeni bir hayat kuruluyordur.
Bu yüzden artık insanların pencerelerine biraz daha farklı bakıyorum.
Kimin evi daha güzel, kimin hayatı daha düzenli, kimin ışığı daha parlak diye değil…
Kim, bütün karanlığına rağmen ışığını söndürmemiş diye bakıyorum.
Çünkü asıl mesele ışığın yanması değil.
Asıl mesele, insanın içinden hiçbir şey yapmak gelmediği gecelerde bile o ışığı yakacak bir neden bulabilmesi.
Belki de hepimiz birbirimizin hayatından, yalnızca bir pencere kadar geçiyoruz.
Bir ışık görüyoruz.
Bir perde görüyoruz.
Belki bir gölge…
Ama hikâyenin tamamını bilmiyoruz.
O yüzden biraz daha az yargılayalım. Biraz daha çok anlayalım. Birbirimize “Nasılsın?” derken cevabını gerçekten duymaya çalışalım.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük cümleler değildir.
Bazen sadece birinin fark etmesidir.
“Senin de ışığın bu gece biraz farklı yanıyor.”
Ve belki de bu gece, bir yerlerde ışığı hâlâ yanan bir ev vardır.
İçeride biri sessizce hayatını toparlıyordur.
Kimse bilmiyordur.
Ama o biliyordur:
Karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün, insan bazen kendi ışığını kendisi yakar.
Biz dışarıdan yalnızca ışığı görürüz.
Hikâyesini değil.

