Geçen hafta, karşıdan karşıya geçmek için kırmızı ışıkta bekliyordum. Yanımda, elinde sarı bir balon tutan küçük bir çocuk vardı. Balon her savrulduğunda ipini biraz daha sıkı çekiyor, sonra dönüp bana bakıyordu.
Bir süre sonra dayanamadı. “Sen yine geldin,” dedi.
Şaşırdım.
“Beni tanıyor musun?”
Başını salladı.
“Hayır. Ama seni daha önce de görmüştüm.”
Işık yandı. Annesinin elinden tuttu, karşıya geçti. Ben olduğum yerde birkaç saniye daha kaldım.
Çünkü bazı insanlar bizi gerçekten tanımadan da hatırlayabiliyor.
Bazen bir sokaktan geçersin ve hiçbir şey olmaz.
Bir kaldırım, birkaç ev, yanından geçen insanlar…
Sonra aynı sokaktan başka bir gün geçersin. Bir çocuk seni görür ve gülümser. Sen de gülümsersin.
O kadar.
Ne büyük bir hikâye vardır ortada ne de anlatılacak bir olay. Ama bazı küçücük anlar insanın aklında kalır.
Beni görünce yüzü değişen çocuklar, uzaktan el sallayanlar, daha önce hiç tanışmadığım hâlde bana selam veren insanlar…
Bazen ben de şaşırıyorum:
“Beni nereden tanıyor?”
Sonra düşünüyorum.
Belki tanımıyor. Belki de bazı insanları tanımak için adını bilmek gerekmiyor.
Bir insanın sende bıraktığı şeyi anlaman için onunla yıllarca konuşman gerekmiyor.
Bazen tek bir bakış, bir “günaydın”, kapıyı tutan bir el ya da küçücük bir tebessüm yetiyor.
Hatta bazen yalnızca birinin yanında kendini kötü hissetmemek bile hatıra olabiliyor.
Biz bunların çoğunu fark etmiyoruz. Çünkü kendi hayatımızın içindeyken, başkasının hayatında nasıl göründüğümüzü göremiyoruz.
Belki birinin hafızasında, hiç hatırlamadığımız bir günün içindeyiz. Bir çocuğun kalabalıkta gördüğü ve gülümsediği o yüzüz. Bir yabancının nedenini bilmeden içini ısıtan bir selamıyız.
Bunu bilmiyoruz.
Galiba bilmemek, işin en güzel tarafı. Çünkü iyiliğin en temiz hâli, karşılığını beklemeden
yapılanı. Adının bir yere yazılacağını ya da birinin seni hatırlayacağını düşünmeden… Sadece o an öyle geldiği için.
Çocuklar bunu yetişkinlerden daha iyi biliyor sanki.
Henüz insanları kategorilere ayırmayı öğrenmedikleri için, kim olduğuna ya da ne yaptığına
bakmadan yaklaşabiliyorlar. Birinden hoşlandılarsa bunu saklamıyorlar: Gülüyor, el sallıyor,
yanına geliyorlar. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar.
Belki bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyorlar:
İnsana önce insan olduğu için bakmayı.
Büyüdükçe bunu zorlaştırıyoruz. Önce tanımak, anlamak, karar vermek, sonra güvenmek istiyoruz. Böylece karşımızdaki insanın yalnızca bir anlığına bile olsa hayatımıza iyi gelebileceğini kaçırıyoruz.
Oysa bazı karşılaşmaların uzun sürmesi gerekmiyor. Bazı insanlar hayatımızda kalmıyor; ama kısa bir an için içimizde pencere açıyor.
Belki de bu yüzden sokakları seviyorum.
Çünkü sokaklar kimsenin hikâyesini tamamen anlatmıyor. Yanından geçen insanın nereye gittiğini bilmiyorsun. Belki çok mutlu, belki birazdan ağlayacak, belki birine yetişiyor ya da birinden kaçıyor.
Sen sadece yanından geçiyorsun.
Ama o birkaç saniyede iki hayat birbirine değiyor. Sonra herkes kendi yoluna devam ediyor.
İşte haritaların gösteremediği şey bu.
Haritalar nereden nereye gideceğimizi gösteriyor; ama kimlere rastlayacağımızı göstermiyor.
Kimin bize gülümseyeceğini, kimin bir selamla günümüzü değiştireceğini, kimin hayatımızda birkaç dakika kalıp yıllarca hatırlanacağını…
Bazen kendimize de haksızlık ediyoruz.
“Kimseye bir şey katmadım.”
“Ben ne yaptım ki?”
“Benim ne özelliğim var?” diye düşünüyoruz.
Oysa birilerinin hayatına ne kattığımızı ölçmeye kalkarsak, en güzel şeyleri kaçırabiliriz.
Çünkü bazı etkilerin ölçüsü yok.
Bir çocuğun sana gülümsemesi, bir insanın seni görünce rahatlaması, birinin yanında kendisi olabilmesi…
Bunlar başarı hanesine yazılmaz. Ama insanın hayatında bazen en çok onlar kalır.
Ben artık karşıma çıkan bu küçük şeylere eskisi kadar tesadüf diyemiyorum.
Nedenini bildiğimden değil; bilmediğim için.
Belki o çocuk beni gerçekten seviyordur. Belki bir yerden tanıyordur. Belki de yalnızca o gün ona güzel görünmüşümdür.
Bilmiyorum.
Ama bilmek zorunda da değilim. Bazen bir gülümsemeyi açıklamadan kabul etmek, bir selamı olduğu gibi almak gerekiyor.
Çünkü hayatın bütün güzel şeylerinin bir açıklaması yok.
Yıllar sonra o çocuklardan biri beni hatırlayacak mı, bilmiyorum. Belki hiç hatırlamayacak; belki yalnızca yüzümün bir yerlerde tanıdık geldiğini hissedecek.
Ben de onların hayatında ne kadar kaldığımı hiçbir zaman bilemeyeceğim.
Ama belki mesele kalmak değildir.
Belki mesele, geçerken iyi bir iz bırakmaktır.
Bir sokaktan geçersin. Bir insana rastlarsın. Birbirinize gülümsersiniz. Sonra herkes kendi hayatına döner.
Ama o birkaç saniye, iki yabancının hayatında sessizce yerini alır.
Ne fotoğrafı vardır bunun ne kaydı ne de haritada bir işareti.
Sadece hatırlanır.
İşte bazı yollar böyle.
Bir yere çıkmazlar.
Birbirimize çıkarlar.
Kimsenin tarif etmediği, navigasyonun göstermediği, başlangıcını ve sonunu bilmediğimiz yollardır bunlar. Ama yürürken bir çocuğun yüzünde gülümsemeye rastlarsın.
Ben artık bazı sokaklardan geçerken yalnızca nereye gittiğime bakmıyorum.
Kimlere değdiğimi de düşünüyorum.
Çünkü benim için sıradan olan bir karşılaşma, bir başkasının gününde güzel kalan tek şey olabilir. Benim unuttuğum bir gülümseme, birinin hafızasında hâlâ duruyor olabilir.
Haritalar bunu göstermez.
Ama hayat gösterir.
Hem de çoğu zaman, insan dönüp arkasına baktığında…
Belki asıl soru, hayatımızda kimlerin kaldığı değil; biz geçip giderken kimlerin hayatında ne bıraktığımızdır.
Çünkü bir gün, hiç beklemediğimiz bir yerde bir çocuk bize dönüp “Sen yine geldin,” diyebilir.
O zaman anlarız:
Bizim unuttuğumuz bir an, bir başkasının hafızasında hâlâ yaşamaktadır.
Peki ya biz?
Bugün yanımızdan geçen insanların hayatında nasıl bir iz bırakıyoruz?
Birinin gününü ağırlaştıranlardan mı oluyoruz, yoksa fark etmeden ona yeniden gülümsemek için küçük bir sebep verenlerden mi?
Belki insanın dünyadaki gerçek yolculuğu, vardığı yerlerle değil; dokunduğu hayatlarla ölçülür.
Ve belki bir gün, kendi yolumuzun sonunda geriye dönüp baktığımızda elimizde kalan tek şey şudur:
Birilerinin kalbinde, kısa da olsa iyi bir yer kaplamış olmak.
Bazı insanlar hayatımızdan geçmez; içimizde iz bırakır.
Bizi hatırlatan şey adımız değil, bıraktığımız iyiliktir.

